İlyas Ketenci’nin eşi Hakka yürüdü

Üstad Necip Fazıl ın yol arkadaşı değerli  büyüğümüz merhum Eczacı İlyas Ketenci Efendi’nin Muhterem eşi Nevzer Hanımefendi Hakka yürüdü.

Kamil Yeşil’in Merhum İlyas Ketenci’yi anlamak için yazdığı makale:

İnsanların olduğu gibi mekânların da bir ruhu vardır. Bu ruh, mekâna, o yerde meskûn olan kişiler tarafından üflenir. Şehrin kimliği de diyebileceğimiz bu ruh, o yerin manevi siluetini oluşturur. Bir zaman gelir ki şehir, o manevi havayı, bütün memleket sathına yayar ve yakından uzağa doğru, işin esasını bilenleri kendi çevresinde toplar. Hatta, giderek bir memleketi kendisi kılmış, kendisiyle anılır hâle getirmiş kişiler de vardır. Selman-ı Farisî, Bilal-i Habeşi, Süheyb-i Rûmi,(R.anhüm)  Üveysi Karanî, Niyazi-i Mısrî, Hasan-ı Basri, Cüneyd-i Bağdadi,(K.S) bu bağlamda akla ilk gelenlerdendir.

Geleneğimizi oluşturan bu aidiyet, mekân, ıklim, ruh, insan ve kimlik ilişkisinin Anadolu’daki karşılığı Erzurumlu İbrahim Hakkı, Sadreddin Konevi, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî, Es’ad Erbilî, Abdülhâkim Arvasî’ K.S. vs.dir.  Hemen her şehrimizde bu manevi ıklimden bir rüzgar esintisi, bir rayiha vardır.

Yazımız özelinde, bu kişilerden biri, Rizeli, Eczacı İlyas Ketenci Efendi’dir.

Üstadı Abdülhakim Arvasi Hz.leri gibi, sessiz ve fakat derinden akan bir nehir olan İlyas Ketenci Efendi’nin; Liman’dan Sefînet-ül-Evliyâ’ya binmiş bir mürettebat olduğu söylenebilir. Hem askeriyeden olması hem denize bitişik bir mekanda doğup vefat etmesi, onu veliler gemisinde (sefine) görmemizi kolaylaştırıyor.

Yakın tarihin ve hatta günümüzün insanı olmasına rağmen; İlyas Ketenci Efendi’nin hayat hikayesine bütünüyle vakıf değiliz.  Dede tarafı, balıkçılık dışında, Kırım’a ve Batum’a meyve satmaya giden, buna karşılık şeker ve gaz yağı alıp bunun ticaretini  yapan bir çiftçi-tüccar ailedir.. Dedesinin o zamanlar bir Osmanlı vilayeti  olan Batum’daki, Rus Konsolosluğunda tercümanlık yaptığı aile tarafından bilinmektedir. Yine ailenin sözlü bilgileri arasında, İlyas Efendi’nin dedesinin taraça/setler üzerinde pirinç yetiştirdiği ve keten dokuma tezgahları olduğu bilgisi dolaşımdadır. İlyas EFendi’nin bu aile meşgûliyetinden hareketle Ketenci soyadını almış olduğu kanaati yaygındır. Oğul Ahmet Ketenci’nin babasından sözlü olarak öğrendiğine göre; ailevi eski kitapların kapaklarında önceleri soyadı olarak Hacıoğlu kaydı vardır. Yine İlyas Efendi’nin araştırmalarına göre sülale; 1600  yıllarında, yılda bir deve kervanıyla  Horasan’dan gelmiş ve Limanköye yerleşmiştir.

Eğer nüfusa kaydedilme zamanı için nüfus cüzdanını esas alacak olursak; İlyas Ketenci’nin (R. 1333) M.1917 Mapavri (Çayeli) doğumlu olduğunu söyleyeceğiz. Ancak oğlu Ahmet Ketenci, babasının 1915 doğumlu olduğunu söylemektedir. Babasının adı Yahya, annesinin adı Zehra’dır. Annesini  4 yaşlarındayken, ince hastalıktan kaybeden İlyas Ketenci, ağabeyi İsmail ile öksüz kalmış ve babasının ikinci evliliğinden; halen hayatta olan bir kız ve bir erkek kardeşi doğmuştur. Ketenci, babasını da ince hastalıktan 11-12 yaşlarında kaybetmiştir. Mektep yılları, harf inkılâbının yapıldığı dönemi içine alıyor. 1937 yılında Darüşşafaka Lisesini İstanbul liseler arası birinciliği ile bitirdi.

Kendisinin anlattığına göre Dârüşşafaka Lisesine girişkenliği ve zekası sayesinde girmiştir.

Okulun kontenjanı sınırlı, buna karşılık başvuru çok olduğundan;  heyet,  yapılan müracaat sayısınca ufak kağıtlara, kontenjan sayısı kadar  “kazandı” yazmakta, diğerleri boş olmak üzere katlayıp kapattıktan sonra bu pusulaları  bir torbadan öğrenci adaylarına birer birer çektirmektedir. Küçük İlyas, kazanamamak korkusuyla  kura çekmeye cesaret gösteremiyerek kenardan seyretmeye başlar. Bir yandan da “kazandın” yazılı pusulaları çekenleri saymaya başlamıştır. Bu arada çekilişlerden kazananların sayısı kontenjan sayısına eşit olmuş ve sona kalan İlyas, o an farketmiştir ki çekeceği kağıt mutlaka boş olarak çıkacaktır. Ama İlyas Ketenci böyle yapmaz, torbaya elini sokup çıkarır ve kağıdı daha açarken “kazandıım, kazandıım!” diye bağırır. Öğretmenler, bu yetim ve zeki çocuğun arzusuna  uyarak  onu da kontejana  eklerler. Bu zeki öğrenci Darüşşafaka Lisesini, İstanbul liseler arası birinciliği ile bitirecektir. Birçok üniversite seçebilme hakkı olmasına karşın; Arvasi Hz.lerinin nasihatine uyarak İstanbul Üniversitesi, Fen Fakültesi, Eczacılık Bölümüne askeri öğrenci olarak kayıt yaptırmış  ve 1939-40 eğitim devresinde teğmen eczacı olarak mezun olmuştur. Burada Abdülhakim Arvasi Hz.lerinin çevresinde bulunan ve 1932’de Eczacılık Fakültesinden teğmen rütbesiyle mezun olan Hüseyin Hilmi Işık Efendi’nin de bulunduğunu hatırlamak gerekir.

İlk yıllarında askeriyeye ait Ankara Mevki Hastanesinde hizmete başlamıştır. İlyas Ketenci, evliliğe para biriktirmek için kiraya çıkmamış, onun  yerine her gece kendini nöbetçi yazdırmıştır.  Ayrıca Eczacı-Müfettiş olarak at sırtında ecza depoları olan hastaneleri dolaşmış ve Şark hizmetinde bulunmuştur.

1946 yılındaki evliliğinden sonra, Beşiktaş vapur iskelesi  yanındaki, kayın pederinin yalıda köşküne damat girmiş ve evliliğinden 3 erkek evladı olmuştur. Yıllarca Taksim Gümüşsuyu Askeri Hastanesi eczacılığını yapan İlyas Ketenci, 946’da, Binbaşılığa terfisine bir ay kala; ikinci Şark hizmetine gitmemek için kayın pederinin onayı ile ordudan ayrılmış ve İstanbul Adli Tıbbı’nda ilk defa açılan eczacılık kadrosuna geçmiş ve 6 yıl kadar burada çalıştıktan sonra Rize’nin 3’üncü eczanesi olan Rize Eczanesini açmak üzere istifa etmiştir. Küçük kardeşi Hamit’in Darüşşafakaya kaydına  ve liseden sonra, Askeri Diş Hekimi olarak mezun olmasına önayak olmuştur.

İlyas Ketenci, Arvasi Hazretleri ile talebelik yıllarında tanışmıştır. Anlattığına göre; hafta sonları halasına evci çıkmaktadır. Bir hafta sonu arkadaşları onu Arvasi Hazretlerinin vaazına davet eder. Meclise gittiği gün, Efendi Hazretleri onu farklı bir insan olduğunu görerek İlyas Efendi’nin özel derslere getirilmesini söyler. Böylece intisap süreci başlamış olur.

İlyas Ketenci Efendi, Arvasi hazretlerinden manen beslenirken, evliliği de onun vesilesi ile olacaktır. Çünkü Çanakkale Savaşlarında tek elini kaybeden, kahraman gazi, mülazımı-evvel  İyidereli ve Darülfünûn Hukuk mezunu, hafız-ı Kur’an Hasan Fehmi Efendi de Arvasi Hazretlerinin mürididir ve İlyas Ketenci, bir zaman sonra Hasan Fehmi Efendi’nin kızı Fatma Kevser Hanım ile evlenecektir.

*

Üstad Necip Fazıl’ın cezaevinde tuttuğu notlarda “1957 – 58 hapsinde, hastahanede beni görme­ye gelen ziyaretçilerin başında, Eczacı İlyas… Duyduğuma göre Rize’ye gitmiş, orada bir eczahane açmışsın…” dediğine göre; İlyas Ketenci Efendi, Rize’ye 1957 yılının başlarında gelmiş olmalıdır. Eşi Fatma Kevser Ketenci, oğulları Ahmet Seyfettin, Muhammet Selami, Mustafa Nuri ile Rize’ye yerleşen İlyas Ketenci, ticaretle yetinmez; 1960‘ta  kuruluşundan sonlandırılışına kadar Donanma Cemiyeti Rize Şubesi Başkanlığı ve Kızılay Rize Şube Başkanlığı yapar. Fakir imam hatip öğrencilerini seçerek, üniversiteden mezun oluşlarına kadar onları kimseye duyurmadan okuturdu.

Emekliye ayrıldıktan sonra eczaneyi ortanca oğluna devreder. Resmi bir karar üzerine Rize Çocuk Esirgeme Kurumundaki çocuklara din derslerin öğretilmesi engellenene kadar, o küçük çocuklara eğitim vermiştir.  Yaşlılığında çevre mahalle ve köy camilerini dolaşıp, yıpranmış, ciltleri dağılmış bir çok dini kitap ve eski Kur’an-ı Kerimleri onarıp ciltlemekle uğraşmıştır.

İlyas Ketenci Efendi’nin Eşi Fatma Kevser Ketenci ile; oğulların en büyüğü Ahmet Seyfettin halen hayattadır. Muhammet Selami 2005’te; Mustafa Nuri 2003’te vefat etmiştir.

İlyas Ketenci Efendi, oğlunun vefatı üzerine çok acı çekmiş ve kalp yetmezliğinden,  2004 yılında, seksen yedi yaşında Rize’de Hakk’ın rahmetine kavuşmuş ve Çayeli-Limanköyünde aile mezarlığına defnedilmiştir.

Görüldüğü gibi İlyas Ketenci Efendi’nin biyografisinde olağanüstü bir durumla karşılaşmıyoruz. Hatta denilebilir ki akranları arasında, hayat hikayesi daha ilginç , daha zor, daha önemli kişiler vardır. İlyas Efendi’nin hususiyle ele alınmasını gerektiren yönü, onun manevi cephesi ve bu manevi cepheyi ona kazandıran Üstad Abdülhakim Arvasi Hz.leri ile olan bağlantısı, İlyas Efendi’nin manevi yönünü kayda geçiren Üstad Necip Fazıl’ın şahitliğidir.

İlyas Ketenci Efendi’nin, benim ilgi dünyama girmesi de Üstad Necip Fazıl’ın yazdıkları ile olmuştur.

Şöyle ki: 1988-92 arasında Rize Anadolu Lisesinde, Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeniydim. Lise kısmında Türk Edebiyatı derslerinin yanısıra, orta okul kısmında da Türkçe derslerine giriyordum. 1989 eğitim-öğretim yılında, yeni açılan Hazırlık sınıflarının  da Türkçe öğretmeniyim. Bir sınıfa girdim. Yoklamaları isim isim olarak alıyor, öğrencilerden kendilerini tanıtmalarını istiyorum.

Sekiz, on öğrenciden sonra, sıra Gökçe Ketenci’ye geldi. Gökçe’nin kendini tanıtma sadedinde ne dediğini hatırlamıyorum. Mezun olduğu ilkokulu, babasının, annesinin mesleğini ve bir de aldığı puanı söylemiştir herhalde. O günlerde tekrar okuduğum, O ve Ben’deki Rizeli Eczacı İlyas Ketenci ismi aklımda. Tabii hemen sordum Gökçe’ye. İlyas Ketenci’yi tanıyor musun? Neyin olur?

Dedesi oluyormuş. Daha doğrusu dedesinin kardeşi imiş. Merakla benim onu, nereden tanıdığımı sordu. Kitaplardan tanıyorum kızım, dedim, İlyas deden kitapta geçiyor. Hem de öyle bir şairin, yazarın kitabında geçiyor ki…Sonra başladım anlatmaya. Merhum Necip Fazıl kimdir? Nasıl bir şairdir? Tabii söz İlyas Ketenci’ye gelmedi. Öğrencilere dedim ki araya ben girmeyeyim, İlyas Ketenci’nin kim olduğunu size Necip Fazıl anlatsın. Sonraki derste O ve Ben’i’ yanımda getirdim ve Üstad’ın kaleminden İlyas Ketenci’yi okudum sınıfta. Yani, aşağıdaki satırları :

Üstad Necip Fazıl’ın Kaleminden İlyas Ketenci

“Birkaç ayını Toptaşı zindanının revirinde, geri­sini de Haydarpaşa Numune Hastahanesinde geçir­diğim 1957 – 58 hapsinde, hastahanede beni görme­ye gelen ziyaretçilerin başında, Eczacı İlyas… Hastahanenin sol nihayetinde, içerisiyle hiçbir irtibatı olmıyan, bir zemin kat odası, bir taşlık, bir lavabo ve bir camekânlı antreden ibaret hücremde, hemen her gün, en aşağı haftada birkaç gün, her pazar, İlyas’la beraberiz.

Orada da tuttu beni babalarım… Bu defa sı­kıntı yüzünden; fakat daima o yoldan… İlyas’cık, benim gibi o kapının malı ve Büyük Zat’ın yakını… Ona «benim gibi» dediğim için Allah’tan af dilerim. Bunu nisbet noktasından söyledim; yoksa asıl, İlyas gibi olabilmek benim için ne devlet ve bana ne uzak!..

Alelusul, orada, utanmaz adamın namazları, göz yaşları, yırtınıp döğünmeleri vesaire…

Seçim Demokratlarca kazanılmış, basın affı yapılmamış, hastahaneden bir raporla kurtarılmam ümidi de suya düşmüş ve ben tam çıldıracak hale gelmişimdir ki, İlyas karşımda:

-İlyas, ne olacak benim halim?

-Üç güne kadar çıkacaksınız inşaallah…

-İlyas, ne diyorsun?.. Hiçbir ümit kalmadı! Bir «tashih-i karar» teşebbüsüm var,   ama, bana rapor bile verdirmeyenler bunu nasıl yapar?

-Üç güne kadar çıkacaksınız inşaallah…

-İlyas, ne oluyorsun? Ne kadar da esrarlısın, hayrola!..

-Bundan böyle  yine haramlara   dalarsanız korkunuz kendinizden!..

Ve hiç bir ümidin kalmadığı, zevcemin gece yarısı evden gelip bir Ankara telefonuna göre ra­por işinin mümkün olmadığını söylediği, benim bir külçe gibi donup taş kesildiğim, «bizi düşünün!» diye bağıran zevceme aptal aptal baktığım ve «pe­ki, git, dayanmaya çalışacağım!» dediğim, peşinden de İlyas’ı gördüğüm andan tam üç gün sonra «tas­hih-i karar» yoluyla kurtuluş…

Gördünüz mü, onun en küçük bağlısının hali­ni, derecesini?..

Bunları o zaman defterime, «İptilâ defteri» ne kaydettim, çıkar çıkmaz yine eski adam oldum, defteri bir daha açmadım; ve 1961 hapsimde, yeni halimde o defteri getirtip karıştırınca, beynimin üs­tüne bir yıldırım yedim.

1960’daki çığlığım:

-İlyas, İlyas!.. Neredesin İlyas?..

Duyduğuma göre Rize’ye gitmiş, orada bir eczahane açmışsın… Hani 1959’da (Büyük Doğu) ya gelip:

-Hastahanedeki halinizi, o güzel hali kaybettiniz!

Demiştin ya… Acaba şimdiki halimi görsen benden tekrar ümide düşebilir misin?.. Yoksa beni, temizlendikçe kirlenmeyi, sıkıya düştükçe de temiz­lenmeyi (mekanik) bir alışkanlık haline getirmiş bir sahtekâr diye mi alırsın?..

İlyas!.. O vakit defterime yazdığım ihtarına; evet, hiç dikkat edemeyip de şimdi derinliğine inebildiğim ihtarına, kendimi bugün muhatap olmuş kabul ediyorum.

Allah’a ahdettim, sen de şahit ol İlyas; ve ben bu satırları karalarken kulağın çınlar da beni hatırlarsan, bağışlanmamı niyaz et!..

Başka ne diyeyim, İlyas?.. Onun en küçük bağlısının ve bu bağa en küçük liyakat gösterenin ne demek olduğunu sende seyretsinler…” (s. 246-247)1

Öğrenciler neyi, ne kadar anladı, bilmiyorum. Gökçe’den dedesine selamlarımı iletmesini, müsait bir zamanda kendisini ziyaret etmek istediğimi söyledim. Gökçe’den gelen haber hafta sonunda evinde bekledi idi. O hafta sonu Gökçe ile okulda buluştuk ve beraber İlyas Ketenci Efendi’nin (K.S.) evine gittik.

İlyas Efendi (K.S.) beni kapıda karşıladı. Yetmiş yaşlarında. Sağlam, dinç görünüşlü. Fazla uzun olmayan beyazlamış sakallar. Beyaz, geniş bir gömlek ve şalvar genişliğinde bir pantolon. Başında beyaz takke. (Takkenin üzerine sarık niyetine dolanmış bir tülbent de var mıydı?) Elini öptüm, içeri geçtik. Hanımı bize hizmet etti. Çay. Meyve.

Evinin küçük odasını mescid edinmişti. Sarık, cüppe, rahle, Kur’an-ı Kerim, tesbihler..Loş bir oda. Namazı orada iki kişilik cemaat halinde kıldık. Namazı İlyas Efendi kıldırdı.

Gökçe’nin verdiği öğretmenimiz bilgisine ek olarak başka şeyler de sordu. Nereliyim? Fakülteyi nerede bitirdim? vs. Üstad Necip Fazıl’ı çok sevdiğimizi, eserlerini okudumuzu, O ve Ben’de kendisinden bahsettiğini söyledim. Biliyordu tabii. Üstad Necip Fazıl’ın kendisinden bahsettiğini biliyordu. O da okumuştu.

İlyas Efendi’den (K.S.) Necip Fazıl ve Arvasi Hazretleri hakkında, duymak istediklerim var, kitaplara geçmemiş. Bir dosya getirdi. Üstad’la ilgili haberler, kupürler, fotograflar vardı. Onları teker teker gözden geçirdik. Bazı açıklamalarda bulundu.

Üstad için ne diyebilir diye düşünürken; “Üstad Cezbeli adamdı” dedi. Arvasi Hazretlerine giderken mutlaka yanında İlyas Efendi’nin olmasını istermiş. Yalnız gitmek istemezdi Efendi’ye, dedi. Yanında bizim de olmamızı isterdi. Efendi Hazretleri ile görüşmeleri ayarlayan bir konumu vardı. O cezbe hali ancak Efendi Hazretlerine varıp, onu görünce, onun elini öpünce dinerdi, dedi.

Ölmüş kişinin gıyabında konuşmak işimiz değildi. Ama merak da ediyorum:

Efendim dedim, O ve Ben’de Üstad’a “Bundan böyle  yine haramlara   dalarsanız korkunuz kendinizden!” demişsiniz. Ne demek istediniz burada?

-Necip Fazıl Bey, bunu kendi kitaplarında anlatmıştır, onları kastettim, dedi. Allah taksiratını affetsin.

Söz konusu Üstad Necip Fazıl olsa da mevzu Abdülhakim Arvasi Hazretlerine de geldi.

İlyas Efendi, Arvasi Hazretleri için: “O anlatılmaz evladım.” dedi. Gözleri yaşardı.

Evden ayrılırken madem edebiyat öğretmenisin, bu sana hediyem olsun dedi ve Fuzûli’nin Abdülbaki Gölpınarlı tarafından hazırlanan 1948 baskılı Divan’ını getirdi. Eskimez yazıyı okuyup okuyamadığımı sordu. Biraz bilirim efendim, dedim. Kitabın içine Osmanlı Türkçesi ile şunları yazdı:

“Kıymetli genç kardeşim Kâmil Yeşil beğe sevgilerimle takdim.

Evail-i Zilkade-1410 İmza İlyas Ketenci”

Teşekkür ederek, dualarını alarak evden ayrıldım.

Divan, zaman zaman başvurduğum bir eser oldu. İlyas Efendi’nin (K.S.),

Divan’ı okurken hangi sayfalar ve beyitler üzerinden durduğunu merak ettim. Fuzûli’nin hayat hikayesinin anlatıldığı yerlerde Peygamberimizin adının geçtiği sayfanın boş kısmına kurşun kalemle ve eskimez harflerle, her defasında “sallallüaleyhivesellem” sahabi için de “radıyallahü anhü” notlarını yazmıştı.

İlyas Efendi (K.S.),  bazı beyitlerin yanına çarpı işareti bazılarının kenarına parantez işareti koymuştu. İlyas Ketenci Efendi(K.S.)  özel olarak şu beyitleri işaretlemişti :

Ceza gününde sorulmaz hatâlar eylediğin

Yeter fegân ile ben verdiğim azâb sana

Fuzuli bâşına ol serv sâye saldı bugün

Uluvv-i rif’at ile yetmez âfitâb sana

Terlemiş ruhsâr ile hublar açarlar gönlümü

Gör ne gülşendir ki âteşten verirler âb ana

Ey Fuzûlî kalmamış gavgaa-yı Mecnun’dan eser

Gaalibâ efsâne-i Leyli getürmüş hâb ana

Ancak benim için şaşırtıcı olan şey kitabın içinde saklı idi. İlyas Efendi’nin (K.S.) Divan’ı bize takdim ettiği hatıra yazısını taramak için kitabı tekrar elime aldım. Sonra da sayfaları tek tek çevirmeye başladım. Ne arıyorum? Bir şey aramıyorum. Niyetim sadece İlyas Efendi’nin

(K.S.) hatırasını zihnimde canlandırmak. Sayfa on ikiye gelince yeni bir el yazısı ile karşılaştım. Merhum İlyas Ketenci Efendi (K.S.), artık ne zaman not almışsa, Fuzûli’den benim ismimin geçtiği beyti kendi el yazısı ile yazmıştı:

Ey cehâr-yâr ı kâmilin a’yân -ı milk-i din

Erbâb-ı sıdk-u ma’delet ü re’fet ü hayâ

Beyit anlam olarak tabii ki şahsımla ilgili değil. Dört halife ile ilgili idi. Hz. Ebubekr, Hz. Ömer, Hz. Ali ve Hz. Osman radıyalühü anhüm’ün, o; din ü diyanetimizin seçkin idarecilerin evsafı üzerinden medh ü senasını yapıyordu Fuzûli.

Bu el yazısını yıllarca görememem, elbette benim eksikliğim. Kendime bir pay çıkarmam da hüsnükuruntum olabilir. Ancak ben gene de bu beytin seçilişinde, kitabın bize hediye olarak takdim edilişinde bir keramet arıyorum.

İlyas Efendi’nin (K.S.) keramet denilebilecek başka olayları da var. Mesela, ölüm günü için yakınları şu olayı anlatır:

O gece hanımına: “Hanım ! Uyumak zamanı  değildir. teheccüd namazı vaktidir. Sen kabir nedir bilir misin, der ve iki rekat namaz kılarak, abdestli bir şekilde teslim-i ruh eyler.”

Merhumu seven bir yakını, onu evinde ziyarete gider. İlyas Efendi (K.S.) misafirlerine irşad niyetiyle, Es’ad Erbili Efendi’nin tasnifi olan “Kenz-ül İrfan” adlı hadis kitabından hadisler okumuştur.  Kitaptan evde iki tane vardır. Misafirin gönlü kitabın diğer nüshasında kalmıştır. Kalbinden “İlyas Amcamız bu kitabın birini bana hediye etse ne kadar iyi olur.” diye  geçer. İlyas Efendi (K.S.) okumaya bir müddet daha devam ettikten sonra ona dönerek: “Oğlum, bu kitaptan bende iki tane var, birini sana hediye etmek istiyorum” der ve kitabı hediye eder.

İlyas Efendi’nin (K.S.) evi. Akşam ezanı okunmuştur. Akşam namazını birlikte kılmak için, beyaz cüppesini giyer, sarığını takar, tam tekbir alacağı zaman cemaatten birinin kalbinden :

“Benim kıraatim düzgün, beni imamlığa geçirse..” diye geçer. İlyas Efendi (K.S.), geri döner, cüppesini çıkarır: “Buyur oğlum, imamlığı sen yap” diyerek cübbesini ona verir.

Çayeli Liman köyünde Dünya’ya gelen İlyas Efendi (K.S.), İstanbul Darüşşefaka Lisesini bitirdikten sonra askeri eczacı olarak orduya intisab eder. Yüzbaşı rutbesiyle hizmet ederken bu hizmetinden kendi isteğiyle ayrılarak Rize merkezde 1957 yılında eczane açar. 2004 yılında, doksan yaşında dünyasını değiştirir.

İlyas Ketenci (K.S.), Liman Köyü Kur’an Kursu’nun yanındaki aile kabristanlığında medfundur.

Şair, “Bâki kalan bu kubbede hoş bir sadâ imiş.” der.

İlyas Ketenci Efendi’nin (K.S.) hoş sedasına Üstad Necip Fazıl şahittir ve kayda geçirmiştir.

Hatıratlar aşağıdaki kerameti, Abdülhakim Arvasi Hz.leri ile ilişkilendirerek anlatır. Acaba bu keramet İlyas Ketenci Efendi’ye de hamledilemez mi? Pekâlâ edilebilir. Zira Üstad Necip Fazıl, olayı salt İlyas Efendi’ye bağlı olarak naklediyor:

“-İlyas, ne olacak benim halim?

-Üç güne kadar çıkacaksınız inşaallah…

-İlyas, ne diyorsun?.. Hiçbir ümit kalmadı! Bir «tashih-i karar» teşebbüsüm var,   ama, bana rapor bile verdirmeyenler bunu nasıl yapar?

-Üç güne kadar çıkacaksınız inşaallah…

-İlyas, ne oluyorsun? Ne kadar da esrarlısın,

hayrola!..

-Bundan böyle  yine haramlara   dalarsanız korkunuz kendinizden!..”

Bu sözleri okuyunca : “Ona «benim gibi» dediğim için Allah’tan af dilerim. Bunu nisbet noktasından söyledim; yoksa asıl, İlyas gibi olabilmek benim için ne devlet ve bana ne uzak” sözlerini daha ile anlamlandırabiliyoruz.

Bizim vazifemiz bir kadirşinaslık olarak onları rahmetle anmak ve Fatiha göndermektir. Ancak şunu söylemeliyiz: Ay’ın, ışığını Güneş’ten alması gibi, Fatiha’yı gönderirken; bu iki dervişi yetiştiren Abdülhakim Arvasi Hz.lerini öne ve başa koymalıyız.

[1] Hikâyeci-Yazar

[2] İlyas Ketenci Efendi hakkındaki görselleri bize ulaştıran gelini, Eczacı Sevgi Ketenci’ye; biyografik bilgileri paylaşan oğlu Ahmet Seyfettin Ketenci’ye teşekkür ederim.

1 Necip Fazıl, O ve Ben  BD Yayınları, 1984. Bu hadise Cinnet Mustatili’nde şöyle anlatılıyor: “Toptaşı Cehennemini düşünürken, birdenbire, kapıda efendim ve mürşidim Abdülhakim Efendi Hazretlerinin yakınlarından İlyas Ketenci göründü ve bana ayniyle keramet çapındaki şu sözleri söyledi: “ İki güne kadar çıkarsın inşallah! Bundan sonra kendine dikkat et.”

Evet, ayniyle keramet çapında bir tecelli. Tam iki gün sonra ve bütün ümit kapıları kapandığı halde, tepeden inme fetih.” (Cinnet Mustatili-15.Basım- s.264, İst. 2008)

 

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın